Onun hikâyesi İstanbul’un gri bir sabahında başladı; aslında o gün bir son gibi görünse de, gerçekte uzun ve bilinmez bir yolun ilk adımıydı. Yıllarca aynı şehirde yaşamış, aynı sokaklarda büyümüş, aynı kahve kokusunu her sabah içine çekmişti. Hayatı dışarıdan bakıldığında sıradandı: bir işi vardı, birkaç yakın dostu, akşamları eve döndüğünde onu karşılayan sessiz ama tanıdık bir düzen. Penceresinden görünen şehir manzarası bile artık ezberindeydi. Ama zaman içinde bu sıradanlık, yerini giderek artan bir huzursuzluğa bıraktı. Önce küçük bir tedirginlikti; konuşurken kelimeleri dikkatle seçmek, kime ne söylediğini düşünmek… Sonra bu his büyüdü. Bir gün fark etti ki artık sadece yaşamıyordu, aynı zamanda sürekli kendini kontrol ediyordu.
Geceleri uykuya dalmak zorlaştı. Telefonuna gelen her bildirimde kalbi hızlanıyor, kapı çaldığında sebepsizce irkiliyordu. İçinde tarif edemediği bir baskı oluşmuştu. Sanki nefes alıyordu ama tam olarak özgür değildi. Bu duygu günlerce, haftalarca onunla kaldı. En sonunda bir gece, odasında tek başına otururken gerçeği kabul etti: burada kalırsa kendini kaybedecekti. O an kararını verdi. Hızlı ama sessizce bir bavul hazırladı. Kıyafetlerini koyarken durup düşündü; hangileri gerçekten gerekliydi? Aslında hiçbir şeyin önemi yoktu. Çünkü geride bırakacağı şey sadece eşyalar değildi; bir ömür, bir kimlik, bir geçmişti.
Kanada’ya giden uçakta oturduğunda ilk kez gerçekten yalnız olduğunu hissetti. Camdan aşağı baktığında şehir küçülüyor, tanıdık olan her şey uzaklaşıyordu. Bulutların üzerine çıktığında ise garip bir boşluk hissetti. Sanki hayatı ikiye bölünmüş gibiydi: aşağıda kalan eski hayatı ve önünde uzanan bilinmez gelecek. Uçuş uzun sürdü ama onun için zaman farklı akıyordu. Bazen gözlerini kapatıp geçmişini düşündü, bazen de geleceğini hayal etmeye çalıştı ama hiçbir şey net değildi.
Kanada’ya indiği an, soğuk hava yüzüne çarptığında gerçeklik tamamen kendini gösterdi. Artık buradaydı. Ama “burada olmak” ne demekti, onu henüz bilmiyordu. Havaalanındaki kalabalık, farklı dillerde konuşan insanlar, tabelalar… Her şey yabancıydı. İlk birkaç saat onu en çok zorlayan şey yalnızlık oldu. Etrafı insanlarla doluydu ama kendini kimseye bağlı hissetmiyordu.
İltica süreci başladığında, hayatı bir bekleyişe dönüştü. Formlar doldurdu, belgeler hazırladı, hikâyesini defalarca anlattı. Her anlatışında, geçmişi yeniden canlanıyordu. Bazen kelimeler yetmiyordu; yaşadıklarını anlatmak için dil yeterli değildi. Ama yine de anlatmak zorundaydı. Çünkü bu süreç onun için sadece bürokratik bir adım değil, aynı zamanda varlığının kabul edilmesiydi. Bekleme günleri uzadıkça zihni yoruluyordu. Saatler geçmiyor, günler birbirinin aynısı oluyordu.
Dil en büyük engeldi. Basit bir soru sormak bile cesaret istiyordu. Markette fiyatları anlamaya çalışırken, kasada konuşulduğunda cevap verememek onu utandırıyordu. Bazen bir cümleyi kurmak için zihninde defalarca tekrar ediyordu. Ama zamanla küçük ilerlemeler oldu. Bir gün birine yolu sordu ve cevabı anlayabildi. Başka bir gün kasada doğru cümleyi kurabildi. Bu küçük anlar, onun için büyük zaferlerdi.
Geçmiş ise peşini bırakmıyordu. Özellikle geceleri… Yatağa uzandığında Türkiye’deki hayatı bir film gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Ailesinin sesi, dostlarının yüzleri, alıştığı sokaklar… Hepsi bir anda buharlaşıyor, yerini sessiz bir odaya bırakıyordu. En zor olan da buydu: fiziksel olarak güvendeydi belki ama ruhunun bir kısmı hâlâ gerideydi. Kendini iki parçaya ayrılmış gibi hissediyordu.
Aylar sonra küçük bir iş buldu. Belki hayal ettiği meslek değildi ama önemli olan buydu: kendi hayatını yeniden kurmaya başlıyordu. İşe giderken her sabah erken kalkıyor, bir amaçla dışarı çıkıyordu. İlk maaşını aldığında uzun süre elinde tuttu. Gülümsedi ama gözleri doldu. Çünkü bu sadece bir kazanç değildi; yeniden ayağa kalktığının işaretiydi.
Zamanla çevresi genişledi. İnsanlarla daha rahat konuşmaya başladı. Bir gün biriyle kahve içti, başka bir gün iş arkadaşlarıyla güldü. İlk başta yabancı gelen bu ülke, artık yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlamıştı. Sokakları öğrenmiş, yolları ezberlemişti. Kışın soğuğuna bile alışmıştı.
Bir gün bir parkta otururken etrafındaki insanları izledi. Çocuklar oynuyor, insanlar köpekleriyle yürüyordu. O an içindeki bir şey değişti. Uzun zamandır ilk kez gerçekten “şu an”da olduğunu hissetti. Ne geçmişin ağırlığı vardı üzerinde ne de geleceğin belirsizliği. Sadece oradaydı. Ve bu his ona iyi geldi.
Artık hikâyesini anlatmaktan korkmuyordu. Çünkü bu sadece acının hikâyesi değildi. Aynı zamanda gücün, sabrın ve yeniden doğmanın hikâyesiydi. Kendini artık sadece kaçan biri olarak görmüyordu. O, yeniden kuran, yeniden öğrenen, yeniden yaşayan biriydi.
Bir akşam, yeni evinin penceresinden dışarı bakarken şehir ışıklarını izledi. Derin bir nefes aldı. İçinde hâlâ eksik parçalar vardı, ama artık tamamen kırık değildi. Yavaş yavaş tamamlanıyordu. İçinden sessizce şunu söyledi:
“Kolay olmadı… belki hiçbir zaman kolay olmayacak. Ama buradayım. Ve her şeye rağmen devam ediyorum.”
Ve bu cümle, onun en büyük gücüydü.
