Kanada’ya geldiğimde ağustos ayının sonlarıydı. Hava güzeldi, insanlar parklarda yürüyordu, kafeler doluydu. İnternette aylarca okuduğum o meşhur Kanada kışını düşünerek etrafa bakıyor ve kendi kendime gülüyordum. Açıkçası insanların biraz abarttığını düşünüyordum.
Türkiye’deyken Kanada hakkında okuduğum her şey dönüp dolaşıp aynı konuya geliyordu: kış.
“Sakın hafife alma.”
“İlk kış çok zor geçer.”
“Soğuğa hazırlıklı ol.”
Ama ben hayatım boyunca birçok zorluk yaşamış bir insandım. Soğuğun beni ne kadar zorlayabileceğini pek anlayamıyordum.
Eylül ve ekim ayları oldukça güzeldi. Sonbahar renkleri gerçekten anlatıldığı gibiydi. Hafta sonları elimde kahvemle parklarda dolaşıyor, yeni hayatıma alışmaya çalışıyordum. O dönemlerde her şey bir macera gibi geliyordu. Yeni bir ülke, yeni insanlar, yeni bir başlangıç…
Kasım ayında ilk ciddi soğuklar başladı. Sabah evden çıktığımda yüzüme çarpan hava artık farklıydı. Yine de bunun normal olduğunu düşünüyordum. Bir mont almıştım ve kendimi hazırlıklı hissediyordum.
İlk kar yağdığı günü hâlâ hatırlıyorum.
Sabah perdeyi açtığımda her yer bembeyazdı. Çocuklar gibi heyecanlanmıştım. Hemen dışarı çıktım, fotoğraflar çektim, aileme gönderdim. Türkiye’deki arkadaşlarıma “gerçekten kartpostal gibi” diye mesaj atıyordum.
O gün Kanada’ya gelme kararımın ne kadar doğru olduğunu düşündüm.
Yaklaşık iki hafta sonra aynı pencerenin önünde dururken çok farklı şeyler hissedeceğimi bilmiyordum.
Aralık ayıyla birlikte kış kendini gerçekten göstermeye başladı. Kar sadece güzel görünen bir manzara olmaktan çıktı. Her sabah evden çıkmadan önce ne giyeceğini düşünmek gerekiyor. Yolları kontrol etmek gerekiyor. Otobüs gecikecek mi diye düşünüyorsun. Hava durumuna bakmadan plan yapamıyorsun.
Bir sabah işe giderken otobüsü kaçırdım. Normal şartlarda bu çok önemli bir olay değil. Türkiye’de de otobüs kaçırmışlığım çoktur. Ama o gün sıcaklık eksi yirminin altındaydı. Bir sonraki otobüsü beklerken zamanın ne kadar yavaş geçtiğini hissettim.
O an ilk kez “bu kış uzun sürecek” diye düşündüm.
Ocak ayı geldiğinde artık bambaşka bir ruh haline girmiştim.
Sorun soğuk değildi.
Bunu sonradan fark ettim.
Asıl sorun sessizlikti.
Türkiye’de hayatım boyunca kalabalıklar içinde yaşadım. İnsanlar sürekli bir yerlere gider, birileri kapıyı çalar, telefonlar susmazdı. Burada ise akşam saat beşte hava kararıyor ve sokaklar çok daha sakinleşiyordu.
İşten eve gelip yemek hazırlıyor, biraz televizyon izliyor ve pencerenin dışındaki karanlığa bakıyordum.
Bazen saat sekiz oluyordu ve bana gece yarısı gibi geliyordu.
İnsan bunu yaşamadan anlayamıyor.
Kış ilerledikçe sosyal hayatım da küçülmeye başladı. Hava nedeniyle insanlar daha az dışarı çıkıyor, planlar erteleniyor, spontane buluşmalar azalıyor. Türkiye’de çok sıradan gelen bazı şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu fark ettim.
Bir akşam annemle görüntülü konuştuktan sonra uzun süre sessizce oturduğumu hatırlıyorum. O gün ilk kez ciddi şekilde özlem hissettim.
Komik olan şuydu:
Kanada’ya gelmeden önce en büyük korkum iş bulamamaktı.
Sonra dil sorunu oldu.
Sonra ev bulma stresi yaşadım.
Ama ilk kışın ortasında beni zorlayan şey bunların hiçbiri olmadı.
Yalnızlık oldu.
Şubat ayında bir şey değişmeye başladı. Artık nereden alışveriş yapacağımı biliyordum. Hangi otobüsün geciktiğini, hangi yolların daha güvenli olduğunu öğrenmiştim. Kalın mont giymek bana garip gelmiyordu. Sabah arabamın üzerindeki karı temizlemek günlük rutinin bir parçası olmuştu.
Bir anlamda kış değişmemişti.
Ben değişmiştim.
Mart ayı geldiğinde hava hâlâ soğuktu ama psikolojik olarak daha güçlü hissediyordum. Çünkü ilk kez “bunu başarabileceğimi” görmüştüm.
Kışın sonunda dönüp baktığımda ilginç bir şey fark ettim.
Beni zorlayan şey Kanada’nın havası değildi.
Belirsizlikti.
Yalnızlıktı.
Eski hayatımdan kopmuş olmanın hissiydi.
Kış bütün bunları daha görünür hale getirmişti.
Bugün Kanada’daki ilk kışımın üzerinden birkaç yıl geçti. Hâlâ kışı çok sevdiğimi söyleyemem. Hâlâ ocak ayında pencerenin dışına bakıp iç çektiğim oluyor. Ama artık neyle karşı karşıya olduğumu biliyorum.
Yeni gelen biri bana Kanada’nın en zor kısmını sorsa, muhtemelen eksi otuz dereceyi anlatmam.
Ona başka bir şey söylerim.
“Kalın mont alırsın, iyi bot alırsın, soğuğa alışırsın. Ama ilk kışın asıl sınavı hava değil. Kendinle baş başa kalmayı öğrenmek.”
Benim için ilk kışın özeti buydu.
Soğuktan değil, sessizlikten yorulmuştum.
Ama sanırım tam da o sessizlikte, burada gerçekten yaşamaya başladım.
