Demir Kıvılcımlar – Bir Gazetecinin Değişen Hayatı

Benim adım Murat. 41 yaşındayım. Türkiye’de uzun yıllar gazetecilik yaptım. Mesleğe başladığım ilk gün hâlâ aklımda. Elimde küçük bir not defteri, cebimde bitmeye yüz tutmuş bir kalem, içimde ise dünyayı değiştirebileceğime dair garip bir inanç vardı. Sokak röportajları yaptım, gece nöbetlerinde çalıştım, haber kovalamak için şehir şehir gezdim. Bir haberin peşinden koşarken saatlerce aç kaldığım günler oldu ama hiç şikâyet etmedim. Çünkü yaptığım iş sadece bir meslek değildi, kimliğimin bir parçasıydı.

Yıllar geçtikçe şartlar değişti. Medyada baskı hissi arttı, ekonomik zorluklar çoğaldı. Yazdıklarımın ne kadarının yayınlanacağı, ne kadarının değiştirileceği artık benim elimde değildi. Bir noktadan sonra kendimi yazarken bile dikkatli davranırken buldum. Bu, benim için en ağır şeydi. Çünkü gazetecilik, benim için doğruları söyleme mesleğiydi. Ve artık bu özgürlük yavaş yavaş elimden kayıyordu.

Kanada fikri o dönemde hayatıma girdi. Başta ciddi değildi. Sadece uzak bir ihtimaldi. Ama zaman geçtikçe bu düşünce daha gerçek hale geldi. “Acaba başka bir yerde yeniden başlayabilir miyim?” sorusu zihnime yerleşti.

Göçmenlik süreci kolay olmadı ama sonunda Kanada’ya geldim. Uçaktan indiğimde içimde garip bir duygu vardı. Bir yandan rahatlama, bir yandan korku. Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç… ama aynı zamanda geçmişimi geride bırakmanın ağırlığı.

İlk birkaç hafta boyunca tek odak noktam gazetecilikti. “Burada da yaparım,” diye düşündüm. CV’mi hazırladım, başvurular yaptım. Türkiye’deki deneyimim az değildi. Haber ajanslarında çalışmıştım, röportajlar yapmıştım. Ama kısa süre içinde gerçeği anladım. Kanada’da gazetecilik yapmak düşündüğüm kadar kolay değildi. Dil sadece bir araçtı; asıl mesele sistemdi. Yerel deneyim istiyorlardı, referans istiyorlardı, medya ağı gerekiyordu.

Başvurularım cevapsız kaldı. Gelen birkaç dönüş ise hep aynıydı: “Kanada deneyiminiz yok.”

Bir süre sonra kendime sormaya başladım: “Ben burada ne yapacağım?”

İlk aylar maddi olarak zor geçti. Birikimim hızla eriyordu. Bir iş bulmam gerekiyordu ama kendi alanımda bu mümkün görünmüyordu. Bu noktada hayatımda hiç düşünmediğim bir yola girdim.

Bir arkadaşım bana “welding course”tan bahsetti. İlk başta kulağıma yabancı geldi. “Ben gazeteciyim,” dedim kendi kendime. Metal kesmek, kaynak yapmak… bunlar benim dünyam değildi.

Ama başka seçeneğim yoktu.

Kursa yazıldım.

İlk gün elimle tuttuğum metal, bana tamamen yabancıydı. Makinelerin sesi, kıvılcımlar, ağır ekipmanlar… Her şey bana ters geliyordu. Ellerim alışık değildi. İlk kaynak yaptığımda düzgün bile olmadı. Hoca başını salladı, “Tekrar dene” dedi.

O gün eve döndüğümde aynaya baktım. Kendime uzun süre baktım.

“Sen ne yapıyorsun?” diye sordum.

Ama ertesi gün yine gittim.

Zamanla öğrendim. Metalin nasıl davrandığını, ısının nasıl kontrol edildiğini, sabrın ne kadar önemli olduğunu… Bu iş fiziksel olarak zordu. Saatlerce ayakta çalışmak, ağır parçalar taşımak, sıcak ortamda kalmak… Bedenim alışık değildi ama yavaş yavaş adapte oldu.

İlk işimi bulduğumda içimde karmaşık duygular vardı. İyi para kazanıyordum. Beklediğimden çok daha iyiydi. Ama her gün işten döndüğümde yorgunluk sadece fiziksel değildi. İçimde bir eksiklik hissediyordum.

Bir gün öğle molasında diğer çalışanlarla otururken fark ettim ki herkes bu işi hayatının merkezi olarak görüyordu. Ben ise hâlâ bu işin içinde geçici bir misafir gibiydim.

Akşam eve döndüğümde bilgisayarımı açıyordum. Küçük freelance yazılar yazmaya başladım. Eski bağlantılarıma ulaştım. Türkiye’deki bazı sitelere içerik gönderdim. Küçük haberler, analizler, röportaj denemeleri…

İlk yazım yayınlandığında içimde bir şey yerine oturdu.

“Ben hâlâ gazeteciyim,” dedim.

Gündüzleri kaynak yapıyordum, geceleri yazıyordum. İki farklı hayat arasında yaşıyordum. Biri bedenimi yoruyordu, diğeri ruhumu ayakta tutuyordu.

Zamanla işimde daha iyi oldum. Tecrübe kazandım. Maaşım arttı. Artık daha rahat yaşıyordum. Kanada’nın sunduğu düzeni hissediyordum. Kimse bana ne yazacağımı söylemiyordu. Kimse bana müdahale etmiyordu.

Ama bu düzenin içinde bir mesafe vardı.

Bir gün iş çıkışı oturmuş dinlenirken aklıma eski günler geldi. Bir röportaj peşinde koştuğum, insanlarla konuştuğum, hikâyeler topladığım günler… O an fark ettim ki o heyecanı hâlâ özlüyordum.

Bu iş bana iyi bir hayat veriyordu ama beni ben yapan şey değildi.

Kendi kendime dürüst oldum.

Bu işi ömür boyu yapmayacaktım.

Plan yapmaya başladım. Para biriktiriyordum. Giderlerimi kontrol ediyordum. Kafamda net bir hedef oluştu: Birkaç yıl daha çalışıp Türkiye’ye dönmek.

Çünkü şuna inanıyordum: İnsan en iyi bildiği işi, en iyi bildiği yerde yapmalı.

Kanada bana çok şey verdi. Güven, düzen, para… Ama köklerim başka bir yerdeydi. Bunu inkâr etmek istemedim.

Şimdi hâlâ burada yaşıyorum. Sabah gidip kaynak yapıyorum. Akşam eve dönüp yazı yazıyorum. İki hayatı bir arada yaşıyorum.

Ama artık kendimi daha net tanıyorum.

Ben bir kaynakçı değilim.

Ben bir gazeteciyim.

Ve bu sadece bir meslek değil… bu benim kimliğim.